Adam Yutan Minare...

Yıllardır istanbulda ikamet ettigi halde oturduğu semtin dışına cıkmayan “Dersaadet”in tarihi ve tabii güzelliklerinden mahrum yaşayan insanların hayli yekûn tuttuğunu biliyoruz.  Geçen gün “semt istikrarı”nı azimle devam ettiren bu arkadaşlardan bazılarının da bulunduğu bir mecliste sohbet ediyordum. Söz bu konudan açılınca içlerinden biri dedi ki: “Hocam, merak etmeyin bu hususta benden beterleri  de var. Dün bir öğretmen arkadaşımla Karaköy’e doğru gidiyorduk. Karşıdan Galata Kulesi’ni görünce ‘Ooo, bu ne kalın minare?’ demez mi?”

Güldüm ve cevap verdim: İyice yontsaydı da bâri zarif bir minare ortaya çıksaydı dedim..

Fıkra bir tarafa, önce kalın yapıldığı halde sonra tıraşlanarak inceltilen minarelerin olduğunu biliyoruz. Meselâ şehid Sultan Üçüncü Selim Han tarafından yaptırılan ve adına izafe edilen Selimiye Camii’nin minarelerinin de böyle bir  işlemden geçtiği “Tarih-i Bedayi-i Osmaniye”de belirtiliyor.

Ayasofya’ya nazire olmak üzere Birinci Sultan Ahmed Han tarafından inşa ettirilen Sultan Ahmed Camii’nin tam bir zerafet örneği olduğunu ve altı minaresiyle gök kubbenin altını süslendiğini biliyorsunuz. Genç ve dindar padşah kendi esderi olan bu mabede alti minare yaptırmak suretiyle Harem-i Şerif’e benzetmek ister. Mekke şerifinin başvurusu üzerine Kabe’ye yedinci bir minare ilave ettirir. Evliya Çelebi’ye göre “Bu cami, sultanların bina ettirdiği camilerin on altıncısı olduğundan ona alamet olmak zere altı minaresi on altı tabakalıdır.” Halk arasında dolaşan bir söylentiye göre, cami yapılırken padişah emir verir, “Benim mabedime altın minare yapılsın!” der. Güyâ mimar, “altın”ı “altı” anlar ve minare sayısını bu rakamla belirler.

Bilindiği gibi ezan şeâir-i İslamiyyedendir. Bir memleketin ve orada yaşayan müslimanların dini inancını sembolize eder. Biz ilk defa karşılaştığımız köyün, kasabanın ve şehrin minarelerine bakarak, orada yaşayan insanların müsliman olduklarına hükmederiz. Ve minareler ezan mahalli oldukları için büyük bir önem arz eder. Ne yazık ki bugun onlar da fonksiyonunu yitirdi. Yıllar var ki görev şuuruyla meşbû müezzinlerin sesiyle şereflenmeyen şerefelerin adeta yosun bağladığını, toza toprağa büründüğünü üzülerek görüyoruz. Hatta öyle müezzinler türemiş ki, önce ezanı teybe okuyorlarmış, namaz vakti gelince kasedi minarenin altına koyup açıyorlarmış. Peki, yanlışlıkla şarkı kasedi yerleştirirlerse ne olacak? Minel garaib!

İslamî kesimin bu konudaki bağnazlıklarından biri de haddinden uzun minare yapma sevdasıdır. Kutu gibi camilere hem de iki tane uzun uzun minare ekliyorlar, üstelik bu garabeti zarafet zannediyorlar. Oysa ecdad camilerine bakarsanız, kubbe ile minarenin mütenâsip olduğunu, yani birbiriyle paralellik arz ettiğini görürsünüz. Uzun minarelerden uzun uzun söz edip lafı fazla uzatmak istemiyorum . Sözün kısası makbul olduğu gibi, minarenin de kısası maksat için kâfidir. Siz minareleri ne kadar uzatırsanız uzatınız, sefer tası gibi üst üste yükselen ve adına “apartman” denen taş yığınlarını geçemezsiniz. Öyle ise boşuna çaba harcamayalım; taşlaşmış kalplere nüfus etmek için bizi gönül medeniyetinin derinliklerine indirecek manevi merdivenleri keşfetmeye çalışalım.

Madem ki fıkrayla başladık, fıkrayla bitirelim:

İlk defa minare ile karşılaşan bir adam, ezan okuyan müezzinin şerefenin etrafında dolaşmasını merakla seyreder. Müezzin, ezanı bitirip minarenin içine girince bizim şaşkının şaşkınlığı daha da artar. Yanındaki arkadaşına: “Gördün mü, ağaç adamı nasıl yuttu?” diye hayretini dile getirir..

Hazırlayan: Ahmet Cemil, Tarih ve Düşünce Mayıs 2000

 




Bu site PixiKOBI yazılımı ile hazırlanmıştır.